nutuk2 nutuk1 manzara4 manzara3 manzara2 manzara1 KOLANYA Kızılca manzara kaR 2017 kar 3 kar  2 çucuk forma nutuk cocuklar toplu cocuk forma 2 ağaç kaymakam başkan kadınlar günü 23 NİSAN 2017 23  NİSAN 2017 2 09 nurhak1 NurhakHava (3) NurhakHava (2) NurhakHava (1) Personel Genel Nurhak7 Nurhak6 Nurhak5 Kameratın Hanı ALİ GÖLÜ yayla Tatlar Merkez Tarım aletleri Keklik rahimenin sövüdü özgecaan Nurhak Nurhak Merkez Nurhak genel1 Nurhak Genel filozof ajans Göksu Aynurhaşhaş Aynurhaşhaş kış gecesi Arı Öğrenciler Aynur Haşhaş - Başkan Aksu Tv - Toplu Tayatro Başkan Aksu tv 22 Manzara dağ Manzara
Nurhak Hikayeleri
Nurhak’ta halk arasında yaşayan  bu sözlü ürünlerimizin tamamına yakını yakın bir zamanda ortaya çıkmıştır. Olayların tamamı gerçek hayattan alınmıştır. Kahramanların isimleri gerçek isimleridir. Bu hikayelerdeki kahramanlardan bazıları halen hayattadır. Bu hikayelerin çok az bir kısmı yazılı kaynaklarda yer alır. Derli toplu bir hikaye çalışması yapılmamıştır. Nurhak’ta cereyan etmiş belli başlı hikayeleri şu şekilde sıralayabiliriz:  

UFO İLE IRAZ

Yaklaşık 120 yıl önce (1880) yıllarında Düz Bağ’da (Adıyaman-Gölbaşı) diğer ismiyle Helete’de yaşayan Ufo isminde bir yiğit varmış. Çok cesaretli, ateşli bir gençmiş. Ufo’nun en çok istediği şey ise çevresinde ünlenmek için Nurhak’ın o zamanki ağası Çil Ali’de zalim bir ağa imiş. Astığı astık, kestiği kestikmiş. Gözüne kestirdiği her şey onun sayılırmış. Kimse korkusundan “Niye böyle yapıyorsun ağa?” Diyemezmiş.

Ufo, Ayşe isminde güzel bir kızla evlenmiş.  Fakat yine de evlenmek düşüncesini kafasından atamamış. Bundan dolayı halkı inim inim inleten bu yakın köydeki zalim ağa’yı öldürmeyi planlamış. Bir gün Karaçar (Nurhak’ın şimdi bir mahallesi) kuzunda pusuya yatmış ve Çil Ali’yi öldürmüş. Çil Ali çevresinde fazla sevilmediği için olayın üstüne varılmamış ve ağa kim vurduya gitmiş. Yerine de Çil Ali’den daha zalim olan kardeşi Çil Osman ağa olmuş. Çil Osman’ın zalimliği had safhaya varmış. Öyle ki bir kabahatı olanı çırılçıplak soyar, kapısının önündeki karıncalı söğüde bağlar, işkence edermiş. Kimse de korkusundan bir şey söyleyemezmiş. Halk Çil Osman’ın zalimliğine bakınca Çil Ali için ağlamaya, göz yaşı dökmeye başlamış. Çil Ali’nin yokluğunu aramış.

Ufo ise eşkıya olup dağlara çıkmış. Çil Ali’yi vuranın kendisi olduğunu açıklamış. Ara sıra da kılık değiştirip Nurhak’a girermiş. Yine bu gezmelerin birinde ağa Çil Osman’ın kızı Iraz’ı görmüş ve ona aşık olmuş. Iraz’ın göynü de Ufo’ya akmış. Şöyle böyle derken Ufo Iraz’ı kaçırmış ve doğru eşkiyalık yaptığı ve mesken tuttuğu Şahan dağı’na götürmüş. Ayşe (Ufo’nun ilk karısı) kem küm etmiş ama sonunda durumu kabul etmiş. Mutlu bir şekilde yaşayıp gidiyorlarmış. Iraz’da Ufo’nun evli olduğunu bilmeden kaçmış ama yine de mutluymuş. Çünkü Ufo’yu çok seviyormuş.

Çil Osman, kızı kaçırılınca küplere binmiş. “Nasıl oluyor da bir ağanın kızını kaçırıyorlar” diyerek Albistan (Kahramanmaş’ın Elbistan ilçesi)’dan asker getirtmiş. Ancak o yine de Ufo’nun kendini öldüreceğinden korkuyormuş. Getirttiği askerleri Ufo’nın üstüne salmış, fakat Şahan dağ’ının konumu yüzünden Ufo’yu yakalayamışlar ve geri dönüp gitmişler.

Ufo gettikçe halk arasında kahramanlaşmaya başlamış. Helete’nin koruyucusu durumuna gelmiş. Herkes en ufak bir olayda Ufo’ya başvuruyormuş. O da sorunları hallediyormuş. Çil Osman ise bu durumdan çekiniyor ve “Ufo muhakkak beni öldürür ve ağalığımı benim elimden alır:” diyerek adamlarını topluyor. Çevre köylerden adam getirtiyor ve Şahan dağına gidiyorlar. Burada Ufo’yu kuşatıyorlar ve çatışma başlıyor. Şahan’ın aşağısındaki Şuul Deresinde Ufo’yu yakalayıp kafasını kesiyorlar. Çil Osman, asilere ders olsun diye Ufo’nun kafasını bir değneğe takıyor ve köy köy gezdiriyor. Malını da topladığı adamlara dağıtıyor. Ayşe’yi Helete’ye götürüp onu babasına teslim ediyor. Iraz’ı  da Çil Osman evine getirtmek istemiş fakat Iraz inad edip gelmemiş. Üstelik bir sürü insanın içinde babasının yüzüne tükürmüş. Çil Osman’da hiddetinden Iraz’ın kollarına ip bağlıyor ve Şahan’dan Nurhak’a gelene kadar (7-8 km) arası atının arkasından sürüyerek getiriyor.

Ufo Şahan dağında bir mağara da yaşıyor ve oradan geçen kervanları soyarak zenginleşiyor. Ufo aynı zamanda kadınlara kızlara da sarkıntılık edermiş. Nurhak halkına da zulmetmiş. Bunun üzerine Nurhaklı devlete şikayet eder. Müfreze gelir. Vur emri çıkar ama O’nu Nurhaklı Omar Ali’nin babası Delal Omar vurur.

Ufo’nun vurulup kafasının değneğe takılarak gezdirilmesi ve Iraz’ın süründürülerek getirilmesinden sonra halk bir destan yazar. Bu destanın 40 dörtlükten fazla olduğu söylenir. Ancak şu anda ulaşabildiğimiz bu sayı çok az ve bazısı eksiktir. Bu destan şöyledir:

Şahan derler Şahan Ufo’nun yurdu
Üstüne gelemez bir bölük ordu
Kimseye genç etmen Nurhaklı vurdu
Nen eyle nen eyle Iraz nen eyle
Çık Şahan dağı’na bize el eyle

Şahan derler şu Ufo’nun yatağı
Elinde martini sıvar eteği
Kırıldı mı martinin tutağı
Men eyle nen eyle Iraz nen eyle
Çık Şahan dağına bize el eyle

Iraz atlas giyer, Ayşe alaca
Fatma sandık bağlar cırtık salaca
Götürüp mezara köyün böylece
Nen eyle nen eyle Iraz nen eyle
Çık Şahan dağına bize el eyle

İtinin üleşi Zorkun’da yatar
Güççücek kaynını yanına katar
Toplar davarını kürtlere satar
Nen eyle nen eyle Iraz nen eyle
Çık Şahan dağına bize el eyle

Ufo’nun davarı guzladı mı ola
Oğlağı ağılı düzledi mi ola
Ufo gelir deyin anası gözledi mi ola
Nen eyle nen eyle Iraz nen eyle
Çık Şahan dağı’na bize el eyle

Şahan’dan aşağı ufacık özler
Yine melilleşti güneyle guzlar
Ben ne dedim size gelinler gızlar
Nen eyle nen eyle Iraz nen eyle
Çık Şahan dağına bize el eyle

Iraz’ın saçı da burmadır burma
Bir yanı teldir de bir yanı sırma
Ufo seni bekler Nurhak’ta durma
Nen eyle nen eyle Iraz nen eyle
Çık Şahan dağına bize el eyle

Endirdiler Havıtlı’nın düzüne
Kellesi yokkuna bakam yüzüne
Benden selam söyler Nurhak gızına
Nen eyle nen eyle Iraz nen eyle
Çık Şahan dağına bize eyle

Ufo’nun davarı ağlı garalı
Ufo şehit düşmüş Memet yaralı
Iraz’ı sararsan başı belalı
Nen eyle nen eyle Iraz nen eyle
Çık Şahan dağına bize el eyle

Helete dağı da meşedir meşe
Yaz ayları döndü ayaz bir kışa
Göz yaşı döktü millet böyle bir işe
Nen eyle nen eyle Iraz nen eyle
Çık Şahan dağına bize el eyle

Ufo davarını yay da gelsene
Yavaş yavaş çadırına ensene
Seni vuran düşmanları bilsene
Nen eyle nen eyle Iraz nen eyle
Çık Şahan dağına bize el eyle

Şahan’ın başına duman mı durdu
Pastalın içine al kan mı doldu
Helete köyüne gıran mı girdi
Nen eyle nen eyle Iraz nen eyle
Çık Şahan dağına bize el eyle

Anlatan: Nurhak’ta Mahap Halil adıyla anılan Halil Tunç isimli vatandaştan bir öğretmen tarafında yazıya geçirilmiştir. Halil Tunç 1935 Nurhak doğumlu iki oğlu 5 kızı olmak üzere 7 çocuğu var. Okuma ve yazmayı kendi öğrenir, belirli bir mesleği yoktur. Hikayeyi dedesi Ali Tunç’tan öğrenmiştir.

 
MERYEM İLE CADAL ALİ

Nurhak’lı Cadal Ali, Çamrak’ta (Nurhak’ın bir köyü) Meyrem (Meryem) adında bir kıza vurulur. Aşık olur. Meyrem de Çadal Ali’yi sever. Şöyle böyle derken iki sevgili anlaşırlar ve evlenmek isterler.

Cadal Ali, durumu ailesin açar. Ailesi önceleri, “Biz sünnilerden kız almayız, sünni kızına gelin demeyiz.” Derlerse de sonunda razı olurlar ve Meyrem’i istemeye giderler. Fakat Meyrem’in ailesi bu duruma tamamen karşı çıkar. üstelik Cadal Ali’nin ana-babasını bir dövmedikleri kalır. Böylece elleri boş olarak Nurhak’a dönerler. Durumu oğullarına anlatırlar. Cadal Ali yine aldırma ve araya hatırı sayılır adamlar koyarlarsa da Meyrem’in ana-babasını ikna edemezler. Meyrem’in ailesi “Bizde aleviye verecek kız yok” derler başka bir şey söylemezler. Kaçmanın cezası da ölüm olduğu için Meyrem kaçmayı reddeder. Nihayetinde iki sevgili bir alevi bir, biri sünni çocukları oldukları için evlenemezler. Meyrem sünni biriyle evlendirilir. Cadal Ali’de Elif adında bir alevi kızıyla evlenir.

Şu anda bu tür davranışlar ortadan kalkmıştır. Ancak Cadal Ali ailesiyle birlikte Nurhak’tan yaklaşık 15 km uzaktaki bu köye hayvanlarla ve yaya olarak yapılan bu yolculuğun sonunda Meyrem için bir şiir yazar ve bu şiirleri düğünlerde okur. Dilden dile dolaşan şiir eksik olmakla birlikte elde bulunan kısmı şöyledir:

Gülşen dur Meyrem’im gülşen
Sağ yanında vardır nişan
Çamrıkta Ali perişan
O da gurban Meyrem sana
 
Yüce dağlar basam basam
Zülüfü gerdana asam
Halilli’de Kelik Hasan
O da gurban Meyrem sana

Firdi dur Meyrem’in firdi
Bir su ver yüreğim yandı
Topollar’da Durmuş Efendi
O da gurban Meyrem sana

Tarlalarda biter darı
Meyrem’imin benzi sarı
Aynişe Ali Carkıt Nuri
O da gurban Meyrem sana

Hatundur Meyrem’in hatun
Oğul balı yağa katın
Karaçar’da Sultan Hatun
O da gurban Meyrem sana

Tarlaya ekerler karpuz
Eskiköy’de Handa Serkiz
O da gurban Meyrem sana

Harmana vururlar yaba
Ben gezerim gaba gaba
Nurhak’ta Ali Özbaba
O da gurban Meyrem sana

Derelerde olur iğde
Sırrımı vermedim yada
Hacılar’da Bado Dede
O da gurban Meyrem sana

Gezerim Nurhak’ta deli
Pınarbaşı’nda Godda Ali
O da gurban Meyrem sana

Yüce dağlar hece hece
Nurhak dağı hepsinden yüce
Seyitaliler’de Çirkin Koca
O da gurban Meyrem sana

Kayalarda olur tutça
Meyrem’imi sevdim hakça
Kıyılar’da körük Hatça
O da gurban Meyrem sana

Anlatan: 1925 Nurhak doğumlu Mehmet Gövce’dir. Hikayeyi Göze Ali lakabıyla bölünen abisi Ali Gövce’den öğrenmiş. Şu anda Nurhak’ın Hüyük mahallesindeki evinde ikamet etmektedir. Hiçbir öğrenim görmemiştir. Arapça'yı okuyup yazabiliyor. Arapça'yı abisi Ali Gövce’den öğrenmiş.

 
KADER    

1960 yıllarında Nurhak’ta erkek çocuklarının okuyup yazması bir ayrıcalık, kız çocuklarınınki ise ayıp sayılırdı. Erkek evladı her istediğini yapabilirdi. Okumak her babayiğidin yapabileceği bir iş değildi.

Kazak Memmed, (Mehmet) yer yurt dolaşmış, şirketlerde çalışmış bir adamdı. Onun için kız çocuklarının okumasını yadırgamıyor, çocuklarını okutmayı düşünüyordu. Evlenme yaşı gelince evlendi. Sevdiği kızı aldı. Kız fena güzellikte değildi ve ismi Zeynep’ti. Bunlar mutlu bir hayat yaşıyorlardı. Fakat oğulları olmuyordu. Beş tane kızları oldu. Kazak Memmed’in ailesi Zeynep’in üzerine evlenmesini istediler. Fakat “ne suçu var” deyip, karısını akrabalarına karşı savundu.

Kızlarının okul yaşı geldiğinde okula gönderdi. Hepsi ilkokulu bitirdi. Fakat dördüncü kızı Kader, fazlasını istedi. Babası da okuyanlara saygı duyduğu için kızını o zamanlar yeni açılan Nurhak Ortaokuluna gönderdi. Komşular, akrabalar bu durumu yadırgadılarsa da Kazak Memmed bunlara kulak asmadı. Kız zeki çıktı, derslerinde başarılı oldu. Öğretmenlerinin yardımıyla yatılı sınava girdi ve Maraş Öğretmen Lisesini kazandı (1970’li yıllarda). Nurhak’ta bu olayı herkes duymuştu ve büyük bir başarı sayılmıştı. Herkes kıza aferin çekiyordu. “Okudu, öğretmen oldu. Kıza aferin babasını rezil etmedi” deniyordu.

Neyse, Kader okul zamanı gidip yaz tatillerinde geliyordu. Kız ilk gidip geldiğinde birden gelişti, boy attı. Tabii güzelliği de dillere destan oldu. Nurhak’ın bütün gençleri peşinden koşmaya başladı. Fakat O kimseye yüz vermedi.

Yusuf, Kader’in ilkokuldan arkadaşıydı. Sessiz, içine kapanık bir çocuktu. İlkokulu bitirdikten sonra babası okula göndermedi. Bir kamyon şoförünün yanına çırak verdiler. O da gelişti, büyüdü, serpildi. Yüzüne bakmaya kıyılamayacak kadar yakışıklı bir delikanlı oldu.

Kader’i gelişmiş ve güzelleşmiş görünce Nurhak’taki bütün delikanlılar gibi O da tutuldu. Kader de O’nun sevgisine cevap verdi. Yusuf’un ailesi Kader’i istemeye geldi. Kader’in babası kızının gönlü olduğunu anlayınca ses çıkarmadan kızını verdi. o yaz nişan yapıldı. Kazak Memmed diğer kızlarını da istediklerine verdi. “O hayatı siz yaşayacaksınız, ben değil siz seçin. Benim ses çıkarmadan vazifemi yapmam gerekir” diyordu.

Neyse, o yaz nişan yaptılar. Kader’se çekti okuluna gitti. Fakat gidip arkadaşlarının arasına katılınca erken karar verdiğini anlamış. Hatta Yusuf O’nu görmeye gittiğinde O’nun kılık kıyafetinden utanmış. “Bir daha buraya gelme diye yanından kovmuş. Zaman geçtikçe Yusuf’u görmeye bile tahammül edemiyormuş. Bu yüzden diğer yaz tatilinde geldiğinde her şeyi babasına anlatmış. Kazak Memmed açık fikirli olduğundan, kızınında artık kendi başına doğru karar verebileceğine inandığından nişanın bozulmasın istemiş.

Yusuf, gittikçe kızı daha çok seviyordu. Kader’siz yapamayacağını düşünüyordu. Bundan dolayı nişanın bozulmasını bir türlü hazmedemiyordu. Hatta birkaç kez Kader’in önüne çıkıp “Seni benden başka kimse alamaz, boş yere nişanı bozma, öldürürüm seni” demiş.

Kız, önceleri inanmamış. Fakat daha sonra durumun farkına varıp “Beni tehdit ediyor” diye karakola şikayette bulunmuş. Karakol komutanı Kazak Memmed’e saygı duyardı. Ne de olsa koskoca kasabada kız evladını okutan tek adamdı.

Bundan dolayı komutan Yusuf’u hemen karakola getirtmiş, iyi bir işkence yaptırmış. Yusuf, Kader'’ bir daha tehdit etmemeye yemin etmişti. Bir gece nezarette kaldıktan sonra çıktı. Çocuğun görünüşü değişmişti. Bu olaydan sonra içine kapandı, kimseyle konuşmadı.

Bütün kasabalılar hatta Kader bile Yusuf’un düşüncesinden vazgeçtiğine sandılar. Kader rahatlamış bir şekilde çekti okuluna gitti. Aradan bir ay gibi bir zaman geçince Yusuf’ta “Şirkete gidiyorum” diye Nurhak’tan ayrıldı. Oysa ki Kader’e arkasından gitmişti. Orada O’nu öldürmek için fırsat kolluyordu. Fakat bir türlü fırsatını bulamıyordu.

Sonunda Cumhuriyet Bayramında bu fırsatı yakalamıştı. Kader uzun boylu olduğu için önde bayrak tutuyordu. Yusuf, seyircilerin arasına katıldı. Bir fırsatını bulup resmi geçitte silahını çekip “Kader!..” diye bağırdı. Kader O’na yan dönüp baktığı anda kurşunu yedi. Bundan sonra ortalık birbirine karışır ve herkes bir yana kaçışmıştı. Yusuf ise silahını atıp teslim oluyor.

Kader’in cenazesinin köye getirilişi bir başkaydı. Kazak Memmed mahvolmuş bir durumdaydı. Anası suamı başını yoluyordu. Hele söylediği bir ağıt vardı ki herkesi kırıp geçirdiği ve kızı Kader’e yazdığı bu ağıt halen Nurhak’ta söylenip durmaktadır. Ağıt şöyledir:

Yüce dağ başına çıkar oturam
Var mı benim gibi yavru yitiren
Yerini bilmem ki gidem getirem
Ela gözlerine kurban olayım
Ben de senin yollarına öleyim oy

Maraş’tan buyana bir kuzu meler
Kuzunun meleyişi bağrımı deler
Sen ağlama yavrum anan ağlasın
Dertli başına karalar bağlasın
Ben de senin yollarını öleyim oy

Ecel seni çekip aldı elimden
Ölüm acısına uğrattı beni
Kara topraklara verdim yavruyu
Fidan boylarına kurban olayım
Ben de senin yollarına öleyim oy.

Kitabın çantanda asılı kaldı
Asbabın sandıkta basılı kaldı
Heryerde izlerin yazılı kaldı
Ben de senin yollarına öleyim
Sırma saçlarına kurban olayım oy

Çocuklar mektepten çıktığı zaman
Başıma yıkılır şu kara zindan
Saçlarını yolar şu garip anan
Tatlı dillerine kurban olayım
Ben de senin yollarına öleyim oy

Narin vücudunu kurtlar yoldu mu
Tatlı dillerine toprak doldu mu
Ağıtlarım sana malum oldu mu
Kuru yerde yatan hocaya kurban olayım
Ben de senin yollarına öleyim oy

Yusuf, 13-14 yıl hapis yattıktan sonra çıktı ve Almanya’ya gitti. Orada Tunceli’li bir kızla evlenmiş. Şu an dört çocuğu var. İki yılda bir Nurhak’a izne gelir. Ailesiyle birlikte akrabalarının yanında bir ay kalıp gider. Oğlunun birini evlendirmiş. Tek kızının ismini ise Kader koymuş. Şu an belki de Kader’i öldürdüğü için pişmandır. Ancak O’nu getirmenin yolu yoktur. Bu sevgisi kızına bu adı vermesinden anlaşılmaktadır.

Anlatan: 1946 Nurhak doğumlu Mehmet Ali Doğan. Evli ve dokuz çocuk babası. Şu an Nurhak’ın Eskiköy mahallesinde ikamet etmektedir. Hikayenin canlı tanıklarındandır. Bu olaydan etkilenmiş ki büyük kızına Kader adını vermiştir. Kendi çabasıyla okuma-yazmayı öğrenmiştir. Arapça'yı az buçuk okuyup-yazabilmektedir. Dayısı Mehmet Gövce’den öğrenmiş.

 
TESLİME  

Karagöz gözlü, abbacık, tokaç gimi belikli bir yörük gızıymış. Teslime’nin ailesi fakir bir aileydi. Bunlar tarlalarda ırgatlık ederlerdi. Gün bulup gün yerlerdi. Babası, evin en küçüğü olduğu için daha 12-13 yaşında bunu, Cuhla Halil adında, anası babası ölmüş, az buçuk tarlası olan bir delikanlıyla evlendiriyorlar.

Teslime, evliliğin ne demek olduğunu bilmeden evleniyor ama Cuhla Halil eyi bir adam olduğu için fazla zorluk çekmiyor. Üstelik gocasını da seviyo. Birkaç yıl sonra bir çocukları oldu. Adını Mulla (Molla) koyuyorlar. Bunlar mutlu bir şekilde yaşayıp gediyorlar. Cuhla Halil, bir gün bir motur (traktör) tutuyor, Karapınar’daki bahçenin gavaklarını kestirip yüklüyo. Nurhak’a getirip de ana-babasından galma damı (evi) onaracakmış. Motor, Paklalık’ın yokuşuna gelince devriliyo. Zavallı, daha gençliğine yavrusuna doyamadan göçüp gediyo.

Teslime, iki-üç yaşındaki oğluyla ortada galagaldı. Cuhla Halil’in tek yakın akrabası, kardeşi Avan Ahmet’ti. Avan Ahmet, tarlaya, takıma tapan bir adamdı. Teslime’ye bakmadı. Üstelik onun o masum çocuğundan bile ayırdı. Teslime’yi baba evine yolladı. Teslime’nin ana-babası dar gelirliydi. Evdeki çocuklarına zor bakıyordu. Teslime, ince fikirli birisi olduğu için babasına yük olmak istememiş, bundan dolayı Filik Ali isimli bir adamla kaçıp evlenmiş.

Filik Ali, hoşgörülü, anlayışlı, iyi bir insandı. Teslime’nin çocuğuna kavuşması için elinden geleni ardına gomadı.

Yalnız Avan Ahmet Nuh diyor peygamber demiyordu. “Ben bir tek gardaşımın bir tek oğlunu üvey babanın eline bırakmayacağım. Ben ölmeyincik Mulla’yı kimseye vermem” diyordu. Üstelik Mulla’yı anasına düşman bir şekilde büyüttü.

Teslime’nin Filik Ali’den Fatma, ali, Mustafa, Hasan ve Esme adında beş çocuğu oldu. Mutlu bir şekilde yaşıyorlar. Çocuklarını büyütüyorlardı. Gel zaman git zaman Fatma ve Ali evlenecek yaşa geldiler. Fatma’yı sevdiği adamla evlendirdiler. Ali’yi de Hürü adında eyi ve güzel bir kızla nişanladılar.

O zamanlar yurt dışına getme fikri Nurhak’ta yeniydi. Arada biraz para denkleştiren gençler, Fransa’ya, Almanya’ya gediyorlardı. Ali de yurtdışına gitmeyi kafasına koymuştu. Allem etti, gullem etti, anasıyla babasını kandırdı, evlenmeden yurt dışına getti. Birkaç yıl sona da Hürü’yü götürdü. Orada evlenmişler. Teslime, kendi oğlunu kendi eliyle evlendiremedi.

Teslime’nin diğer oğlu Mustafa’da delikanlılık çağına girdi. Onu’da Hosbıyık'ın (Asıl adı Mehmet Ali olan bir adamın çevresindeki lakabı) gızı Hüsne’yle nişanladılar. O da çalışmak için büyük şehire getti. Orada yeni fikirler edinmiş, derneğe neye girmiş, yani anlıyacağın siyasi olmuş (Solcular arasına katılmış). Karşı fikirlilerle girdikleri çatışmada beş arkadaşıyla daha yaşamlarının baharında göçüp gettiler. Bu arada Teslime, olanlardan habersiz. “Bu bahara Ali izne gelincik, Mustafa’nın düğününü yapak” diyo.

Mustafa’nın arkadaşları, ölüsünü köye getirdiler, bayağı kalabalıktı. İki otobüs dolusu geldiler. Bir sürü de olay oldu. O zaman sizlek güççüktünüz, hatırlamazsınız. Millet birbirine girdi. O gelenlerin bağırtısından fazla yaklaşamadık. Onlar gömdüler. Daha ölüyü gömüp dağılırlarken, eskerlerle aralarında çatışma başladı. Bizler, korkumuzdan evlerimizden çıkamadık. O gelenlerin çoğu sonadan öğrendiğimize göre haps olmuşlar. (Bu olay 1977-78 yıllarına denk geliyo.)

Bu olay Teslime’nin çökmesine neden oldu. Fakat o yine de olayı metanetle karşıladı. Mustafa’nın sevgisini değer çocuklarına vermeye, onlarla avunmaya çalıştı. Şu bu derken aradan seneler geçti. Esme ve Hasan da evlilik yaşına geldiler. Esme, Durmuş Ali adında bir genci sevdi. Fakat Durmuş Ali’nin durumu eyi değildi. Ama Teslime “Birbirini seven iki insanı ayırman günah.” Diye Esme’yi Durmuş Ali’ye verdi. Teslime’nin oğlu Ali de bacısının fakirlik içinde yaşamazına razı olmadığı için eniştesi Durmuş Ali’yi Fransa’ya götürdü. Durmuş Ali orada gafasını çalıştırmış, oradan ev almış, işçi olmuş. Sonradan Esme’yi de götürdü.

Teslime’nin yanındra tek teselli Hasan kaldı. Hasan da komşularının gızı Songül’ü sevdi. Teslime, Songül’ü gelin olarak istemiyordu. Çünkü Songül de dahil ailesi aç gözlü idi. Her şeyin fazlasını isterler, herkesten daha zengin olmak isterlerdi. Teslime, oğlunun sevgisine garşı goymak istemedi ve Songül’ü oğluna aldı.

Hasan evlendi, aradan bir ay geçti, geçmedi, yurt dışına getmek istediğini anasına bildirdi. Teslime, Hasan’ın getmesini istemiyordu. Zira yanında tek o kalmıştı. Songül de Hasan’ın getmesini istediği için, Hasan, “İlla ki gedeceğim” diye tutturmuştu.

Ali de gardaşının ana-babasının yanından ayrılmasını istemiyordu. Çünkü köyde bağ, bahçe, tarlaları vardı. Ali, “Babam da yaşlandı. Sen de gelirsen onlara kim bakacak, kim ilgilenecek işlerle, anam-babam yalnız kalacak. Sen orada anamın-babamın yanında bol bağ, bahçe de senin olsun, ihtiyacın olduğunda sana karşılıksız para da gönderirim.” Demiş. Fakat Hasan kabul etmemiş. Songül’ün altınlarını sattı, parayı denkleştirip, pasaportonu çıkarttı. Evlendikten dört ay sonra yola çıktı. Fransa’ya değilde Almanya’ya getti. Çünkü Ali edesinin (kardeşinin) Ona yardım etmesi onruna dokunmuştu. Almanya’da önce bir lokantada iş buldu. Sona o işten çıkıp bir orman işine girmiş.

Ali, önceleri bu duruma gızmış ise de sonradan yumuşamış ve Hasan’ı yanına çağırmış. O’nun ağır işlerde çalıştımasına göynü (gönlü) razı olmamış. Fakat Hasan geçi gimi inatçı olduğundan Fransa’ya gitmeyi gabul etmemiş. Hatta Songül’ü de götürmeyi düşünüyormuş. “Rezil olsak da beraber oluruz” demiş. Ormandaki işi hızarla ağaç kesmekmiş. İşi pek eyi de beceriyormuş.

Fakat bir gün nasıl ediyosa dalgın bir anında ağaç üstüne geliyo. Bu ne geçiyo ne de elindeki odun motorunu durduyo. Ağaç üstüne düşüyo. Üstelik nasıl oluyosa motorunun kendini doğruyo. İş arkadaşları koşuşup geliyo ama yine de yetişemiyorlar. Hemen hastaniye galdırıyorlar. Tanıdığı birkaç arkadaşı abisine haber veriyorlar. Fakat Ali, Hasan’ın canına yetişemiyo.

Ali, köye anasına “Ana biz izine geliyor, Hasan’ın gartını aldık o da geliyo diye telefon ediyo. Teslime ve gelini Songül her türlü hazırlığı yapıp yol gözlüyolar.

Hasan geliyo, ama hiç ummadıkları, beklemedikleri bir şekilde geliyo. Bir tabutun içinde geldi. Teslime, önce anamadı (anlamadı). Tabut önüne indi. O halen, “Hasan hanı” diye sorup duruyordu. Sonadan Hasan’ın öldüğünü anadı ve olduğu yere yığılıp kaldı. Teslime’yi hemen hastaniye götürdüler. Songül de saçını, başını yoluyordu. Ama bu çaresizlik Hasan’ı geri getirmezdi. Doktorlar, Teslime için yapılacak bir şey olmadığını ve evine götürmeleri istediler.

Hasan’ı da güççük edesi Mustafa’nın yanına gömdüler.

Teslime, bu olaydan sonra ne yeyip içebiliyo, ne de gonuşabiliyodu. Her varanın gözüne bakıyodu, boş boş. O'nun, o bakışları herkesi ağlamaktan gırıp geçiriyordu. Şoka girmiş bir hali vardı.

Teslime, daha fazla yaşayamadı ve Hasan’ın gömülmesinden iki hafta sona o da öldü. O’nu da iki oğlunun yanı başına gömdüler.

Ali, gardaşını ve anasını gömdükten sona Songül’e bütün çeyizini verdi. Üstelik yüklü miktarda para da verdikten sona O’nu babasının evine gönderdi. (Bir iki yıl sona Songül tekrar evlendi. Şu an üç çocuğu var.)

Ali, babasını da Fransa’ya yanına götürmek istedi. Fakat babası Filik Ali “Yaşım altmış, işim bitmiş. Beni toprak çağırıyor. Buraları bırakıp heç bir yere gedemem” deyip getmedi. Şu anda yalnız başına evinde yaşıyo. Kızı Fatma’da komşusu olduğu için bakımını, temizliğini, yemeğini o yapıyor. Tarlalarını, bağ-bahçesini Fatma’nın gocası ekip biçiyo.

Filik Ali, şu an bütün köyün dedesi. Yaşı 80’e yakın. Herkes ona saygı gösteriyo. Fakat gün olmaya ki Filik Ali Dede köyün mezarlığında görülmeye. O her gün geder, karısı ve oğullarıyla saatlerce sohbet eder.

Anlatan: Meryem Güzel, 1941 Nurhak doğumlu, dört çocuk anası, ev hanımı, hiçbir öğrenimi yok. Hikayenin canlı şahitlerindendir. Şu an Nurhak’a bağlı Eskiköy mahallesinde ikamet etmektedir.

 
VARLIK VE YOKLUK

1300’lü yıllarda Albistan (Elbistan-K.MARAŞ) Dulkadıroğulları’nın eline geçmiş. Dulkadiroğulları'ndan bir paşa Albistan’ı, Nurhak dağlarını ve Şar dağını yönetmeye başlamış.

Bu Paşa zamanla kendine gözel bir karı almış. İki çocuğu olmuş, bu çocuklar çok şirinmiş. Paşa ve horantası (hanımı, çocukları) yaşamlarından memnun bir şekilde yaşayıp gedelermiş. Günlerden bir gün düşünde Paşa’ya, yeşil bir tellik (bere-takke) belinde yeşil bir kuşak, sırtında uzun cübbesiyle ak sakallı, şirin dilli bir koca görünmüş ve “Oğlum sana bir yokluk, bir darlık vereceğim, bunu gençliğinde mi isten kocayınca mı?” Demiş. Paşa, önceleri basit bir düştü (rüyadır) diye önemsemiş. Fakat ihtiyar ikinci gün tekrar gelmiş ve “Ey insanoğlu ben sana ne dedim bir cevap versene sana bir yokluk verecem, gençliğinde mi isten yoksa kocalığında mı?” Diye tekrar sormuş.

Paşa, korkmuş ve “bir karıma danışayım, ondan sonra cevap vereyim” demiş. Sabah olmuş. Paşa herşeyi karısına anlatmış. Garısı da “Herif bolluk da verecekse darlık da verecekse gençliğimizde versin. Yaşlanınca biz bu darlığı nasıl çekeriz. Bolluğun halı başka” demiş.

Akşam, ihtiyar tekrar gelmiş ve “Ey ademoğlu kararını verdin mi?” diye sormuş. Paşa “Ey sakallı ..... madem bize bir darlık vereceği gençliğimizde ver, yaşlanınca nasıl dayanırız.” Demiş. İhtiyar “Tamam” demiş ve ortadan kaybolmuş.

Sabah olmuş, Paşa’nın adamlarından biri gelmiş. “Paşam, felaket, felaket. Ovadaki bütün ekinlerimiz yandı. Bir avuç bile ekin kalmadı” Demiş. O’nun arkasından biri daha gelmiş. “Paşam Nurhak dağındaki koyunlarımız, keçilerimiz, atlarımız, ineklerimiz öldü. Bir tane bile sağ kalmadı.” Demiş.

Bu şekilde gelen haberlere göre Paşa’nın her yerdeki malı mülkü yok olmuş. Sadece Şar dağı (Elbistan’da) eteğindeki oturduğu evi kalmış. Paşa, “Buna da şükür” demiş ve yaşadıkları yerden ayrılmaya karar vermişler. Çocuklarını almış giderlerken bir nehirden geçmek zorunda kalmışlar. Karısı zorlukla geçmiş. Paşa da çocuğunun blirini kucağına almış, karşıya geçip daha sonra da diğerini geçirecekmiş. Nehirden geçerken, suyun ortasına gelince öbür çocuğun bağırtısını duymuş. Geriye dönüp bakmış ki diğer çocuğu kurt almış, gaçıyor. O’nu kurtarmaya koparken (koşarken) kucağındaki çocuğu da suya düşürmüş. Çocukların ikis de getmiş Paşa ve garısı gözleri yaşlı yollarına devam etmişler. Uzun bir süre gettikten sonra bir köye varmışlar. Bu köyde güççük bir kulübeye yerleşmişler. Paşa, odun kesip satmaya başlamış. Garısı da hali vaktı yerinde olanların çamaşırlarını yuyup üç beş kuruş para kazanıyorlar, öylece geçinip gidiyorlarmış.

Günlerden bir gün bu köyden bir kervan geçiyormuş. Kervancıbaşı köyde dinlenmek için kervana mola verdirmiş. Kaldıkları evin sahibine “Burada bizim asbab (elbise)larımızı yuyacak kimse yok mu?” Diye sormuşl.ar. Ev sahibi “köyün biraz dışında bir kulubede yoksul bir oduncuyla garısı yaşıyor. Bizim asbablarımızı da o yuyor, O’na veririz. Demiş ve kirli asbablarını oduncunun gırısına göndermişler. Kadın asbabları yuyup göndermiş. Kervancıbaşı asbabları yunuk görünce çok şaşırmış. “Aman Allah’ım bu ne temizlik ne güzel yumuş. İmkanı yok bir oduncu garısı asbabları böyle temiz yumaz. Bunları yuyan muhakkak çok soylu bir kadın” Demiş ve hemen kadını görmek istemiş. Kervancıbaşını oduncunun kulübesine götürmüşler. Kervancıbaşı, kadını görünce güzelliği karşısında kendinden geçmiş ve kadını alıp gaçırmış. Oduncu eve geldiğinde bakmış ki garısı evde yok. Beklemiş, beklemiş gelen giden yok. Birkaç hafta sonra da o köyden ayrılmış. Epey bir zaman gettikten sonra başka bir ülkeye gelmiş. Orada bomboş avare gezmeye başlamış. Üstü başı kirlenmiş. Çünkü yıkanacağı heç bir yer yokmuş. Kokusundan yaklaşılmaz olmuş.

Birgün ağacın dibine otururken kafasına güzel bir güvercin konmuş. Hemen birkaç kişi gelip adamı yaka paça sürüyüp baş vezirin yanına götürmüşler. Vezir kızmış. “Bu adam mı kaldı padişah olacak diye adamı geri çevirmiş. (O ülkenin padişahı ölmüş. Yeni Padişahı da bir güvercin uçurup kimin kafasına konarsa o’nu yaparlarmış).

Güvercini tekrar uçurmuşlar, yine aynı adamın kafasına konmuş. Adamları “Allah Allah bu kuşa noluyor böyle? Bu sefilden, bu serseriden başka adam yok mu?” diye sakranmışlar. Durumu vezire bildirmişler. Vezir bu duruma kızmış ve “Kuşu bana getirin” demiş. O kuşu kafese koyup başka bir güvercin uçurmuşlar. O güvercin de aynı adamın başına konmuş. Vezir: “Var bu işte bir hikmet” deyip adamı getirtip tahta oturtmuşlar.

Günle bu şekilde gelip geçiyormuş. Çok da güzel padişahlık yapıyormuş. Günün birinde bir kervan gelmiş. Bu ülkede dinlenmek için mola vermişler. Kervancıbaşı, padişahın yanına getmiş: “Padişahın bana iki tane asker ver, kadının yattığı çadırda nöbet tutsunlar.” Demiş. Padişah da askerlerinin en iyilerinden iki tanesini seçip vermiş. Askerler çadırın önünde beklerken biri demiş ki “arkadaşım sabaha kadar biz zamanımızı nasıl geçireceğiz, birbirimize yaşam anlatalım” demiş ve başlamışlar anlatmaya Biri demiş: “Benim babam Albistan’ın paşasıydı. Çok zengindi. Düşüne bir ihtiyar girmiş. “Sana bir yokluk verecem demiş ve ondan sonra yokluk başladı. Babamın bütün malı mülkü yok oldu. En sonunda da ordan ayrılmaya karar verdik. Nehirden geçerken beni bir kurt alıp gaçırdı. Babam beni kurtarmaya çalışırken öbür gardaşımı da suya düşürdü O da boğuldu, getti. Beni de bir çoban kurtarıp büyüttü.” Der demez öbür asker O’nun boynuna skarılmış. “Ben senin suya düşen gardaşınım, beni de bir balıkçı kurtarıp büyüttü.” Demiş.

Bunlar sevinçle kuçaklaşmışlar. İçerden askerlerin anlattıklarını kadın kalkıp yanlarına gelmiş ve oğullarını bağrına basmış. Üçü de sevinçle sarmış dolaş olmuşlar. Kervancı gelip de onları bu şekilde görünce hemen padişaha koşmuş. “Padişahım senin en çok güvendiğin askerlerin benim namusuma göz dikmişler. Gel de kendi gözlerinle gör” Demiş. Padişah çok sinirlenmiş. “O adamların kafasını vurduracağım” Demiş. Hemen çadıra koşmuşlar. Padişah kadını görünce duraksamış. Kadın da O’nu tanımış. Oğullarına “İşte babanız da geldi.” Deyip olanı biteni anlatmış. Kervancıbaşı hemen aradan sıvışıp kaçmış. Padişah, tekrar ailesine kavuştuğu için çok mutlu olmuş. Padişah ve harantısı bundan sonraki hayatlarını bolluk, bereket ve mutluluk içinde geçirmişler.

Anlatan: Halil Güneş, 1938 Nurhak doğumlu. Maddi olanaksızlıklar yüzünden, ilkokuldan sonrasını okuyamadı. Evli ve altı çocuk babasıdır. Belediye başkanı olmadan önce odun ve kereste ticaretiyle uğraşmış, daha sonra ise ikince defa seçildiği Belediye Başkanlığı (Nurhak ilçesi) görevinde iken bir trafık kazasında 1999   yılında vefat etti. Hikayeyi ise babası Ahmet Güneş’ten öğrenmiş.

Kaynak: Nurhak folkloru Gönül Kahraman
 
Halep Beylerinden birinin oğlu olan Kerim, rüyasında bir kız görüyor. Ve buna aşık oluyor. Bu kızı arayıp bulmayı kararlaştırıyor. Ana-babası, eşi-dostu ile helalleştikten sonra atına binip yola düşüyor. Yolda giderken şu dörtlükleri söyler:
 
Atım kalk gedelim Halep haneden
Yemin kestirem ayrı kaladan
Bunun rızkını veren Mevlan yaradan
Antep ellerinde yatalım atım.

Atım n’olur sende eştikten geri
Dizginin boynuna düştükten geri
Göysunun köprüsün geçtikten geri
Maraş beğlerinde yatalım atım.

Atımın gettiği bir ince yoldur.
Andırın derede bir dizgin kaldır
Öğlen namazını göğsünde kıldır
Gövdeli tepede yatalım atım

Engin olur Albistan’ın ovası
Sahre verir dağlarının havası
Türkoğlu şehrinde Oğlak kayası
Nurhak dağlarında yatalım atım

Çıkaydım Gövdel’nin başına
Ho diyeydim kekliğine kuşuna
İkindin mahalle Pınarbaşı'na
Kangay Gazi’de yatalım atım.

Kalk gedelim Kangaya’dan, Gazi’den
Mor menekşe, mor sümbüllü nezirden
Binboğa şehrinde yatalım atım.
Kemelek’te nallaadayım nalımı
Üç gözele hazırlattım yalını
Dört gözele dokutayım çulunu
Dostu dosta kavuşturmak şanımdır.

Diyerek, Şar dağına geliyor. Bir de bakıyor ki rüyasında gördüğü kız hem goyun sağıyor, hem de bir çobanla gonuşup, şakalaşıyor. Kız kafasını kaldırıp Kerim’e bakıyor ve utanıp kafasını tekrar eğiyor. Oysa ki O da Kerim’i rüyasında görmüş. Aynı zamanda ağlıyor. Kerim:

Beni görünce de niye ağlarsın
Alnına da garaları bağlarsın
Çoban çoluk demez göğnün eğlersin
Dön gedelim atım sıkaya doğru.

Kızı “Sen çobanla şakalaşıyorsun diye kahır ediyor ve dönüp memleketine gidiyor.

Anlatan: Hacı Çayır. 1922 Nurhak doğumlu. Öğrenimi yok. Nurhak'ta hikayeci ve ağıtçı olarak bilinir. Hikayeleri kimden öğrendiğini hatırlamıyor. Sadece “Ebelerimizden, dedelerimizden öğrendim. Çocukluğumda hep bunları dinledim. Bunlarla büyüdüm.” Diyor.

 
HORTO’NUN AYNAYA GİTMESİ

Asıl ismi Ali Yaman olan horto lakaplı şahıs K.MARAŞ’ın Nurhak ilçesine bağlı Hacılar mahallesinde ikamet etmiştir. 1880 yılında doğmuş olan Horto 100. Yaşında 1980’nin Ocak ayında vefat etti. Mezarı Nurhak’ın Biçin mahallesi yolu üzerindeki kara dede mevki mezarlığındadır.

Ali Yaman 4 yıl askerlik yapmıştır. Atatürk’le beraber Dumlupınar ve Selanik’te savaşmıştır. Savaş yerine 1,5 ayda ulaşmıştır. Savaş dönüşü ikamet ettiği Hacılar’da sevdiği kızla evlenmiştir.

Horto’nun iki kızı bir oğlu vardır. Kızlarının ismi Ümmühan Gökçe (kocası Mehmet Gökçe, kurtuluş savaşı gazilerindendir. Gazilik madalyası var. Hanımı maaş almakta, kendisi 1988 kışında öldü. Ümmühan ise 1990 nisanında öldü. Çocuğu yok.)

Horto’nun diğer kızı Fadime Palalı, Temmuz 1997 kalp krizinden öldü. Eşi ise 1995 yazında öldü.)

Horto’nun tek oğlu Ahmet Yaman’dır. Reçberlik (çiftçilik yapar) yapar. Tek çocuğu var. Hanımı Fadime Yaman hayattadır. Ahmet Yaman 67 yaşında halen Hacılar’da ikamet etmektedir.

Ayrıca Horto’nun hanımının kardeşi Abdurrahman Doğan Dumlupınar’da şehit olur.

Hikaye: Horto nişanlısının yanına birkaç defa gidip gelmiştir. Ama hiç birinde hediye felan götürmez boş gider gelir Bunun üzerine nişanlısı “Senin bir hediyen yok mu” demiş. O da “Ne gibi hediye istiyon” demiş. Sevgilisi, “Ayne, tarak, koku gibi hediyeler istiyom senden” demiş. O güne mahsus nişanlısının elinden tutmamış. Kalkmış gitmiş. Horto bunu üzerine akşam saat 18. 00’de Hacılar'dan yola çıkarak Elbistan’a gider. (O zaman Nurhak küçük bir yerdir. Alış verişler Elbistan'dan yapılır. Elbistan-Nurhak Hacılar arası 45 km’dir,)

Yayan olarak 6 saatte gece 12.00’de Elbistana varır. Sarp dağlar ve ıssız ovalar arasında yapılan bu yolculuk sonrası sevgilisinin istediği hediyeleri bir şekilde alıp tekrar gece 12.00’de yola çıkarak sabah 06.00’da Nurhak’a ulaşır. Daha sonra sevgilisinin yanına gelir ve “İstediğin can mı yok bu hediyeler mi” deyip hediyeleri nişanlasına verir. Gene elinden tutmayıp çekip işine gidiyor. Sonra günler geçiyor Nişanlısı “Seni gücendirdim mi” diyor. “Bana hediyen de lazım sen de lazımsın, gel barışalım sevgilim” diyo. Ondan sonra barışıyor. Daha sonra da evleniyorlar.

Bu olay daha sonraki yıllarda tarihlere geçer ve küçük bir iş için büyük meşakkatlere katlanmakla ilgili olarak yöresel bir deyim halini alarak “Horto’nun ayniye gitmesi” gibi şeklini almıştır.

Anlatan: Ahmet Yaman (Horto’nun Oğlu). 67 yaşında olup evli ve 1 çocuk babasıdır. Çiftçilikle geçimini sağlamaktadır. Nurhak Hacılar Mahallesindeki evinde ikamet etmektedir.

 
AĞ BEZE GİTME

1947 yılında Nurhak’ta Mustafa Doğan isminde çok güçlü ve pehlivan, kimsenin güreşte köyde yenemediği bu genç askerlik vazifesinden izne gelir. Askerliğini doğuda yapan Mustafa Doğan, Mehmet Solak’ın kızı Fatma Solak’a aşık olur. Kızı isterler ve tatlısını yerler. Mustafa Doğan, ben nişanlıma geder elimle kendi elbiselerini alırım der.

Eskiden kadınları sırmalı poşu (eşarp) bağlarlardı. Bu eşarplar çoğunlukla ipekten olurdu. Mustafa Doğan da nişanlısına ipek elbise ve poşu almak ister. Bunun için gelenek olan Suriye’den kaçak bez getirme adetine Mustafa Doğan da katılır. Akrabaları “Suriye’ye sen getme biz getiririk” Diyorlarsa da yok diyor. Ben sevgilime gider kendi elimle alırım diyor. Nitekim Halep’e gidiyor. Geri gelirken sınırda yakalanınca askerlerin dur çağrısında sırtında kaçak hediye olduğu için durmuyor.

Mustafa Doğan'la beraber 10 kişi gidiyor. 10 kişinin içinde önden ikinci giden Mustafa Doğan “Ey kardeş ben de askerndim, jandarmaydım. Amma sizin göreviniz. Dur çağrısına uymayanı vurursunuz. Ama ben sevgilime kavuşamadım. Ben de karatoprağa elbisemle beraber nasip oldum” Diyor ve orada ölüyor.

Mustafa Doğan’ın anası Fatma Doğan olayı duyunca akli dengesini kaybediyor. Hatta o hale geliyorki ağıldaki diri bir kuzunun bir bacağına basıp diğerini ayırıyor.

Suriye sınırındaki Mortavan sınır karakoluna yakın bir noktada meydana gelen bu olay (Kilis yakınlarında) köyde duyulduktan sonra kardeşi Halil İbrahim Doğan 10 gün sonra gelmiş ve kardeşinin mezarını açarak benim kardeşim diyerek elbisesinden bir parça ve nişan yüzüğünü getirmiş.

Bu parçalar geldikten sonra annesi oğlunun öldüğüne inanmış. Bu olay 1948 Ocak ayında meydana gelmiştir.

Mustafa Doğan’ın nişanlısı Fatma’yı Halil Yıldız’a verirler. Fatma’nın bu evlilikten 2 oğlu 3 kızı olmuştur.

Mustafa Doğan’ın nişanlısı Fatma, nişanlısı için yakmış olduğu şu ağıt halen cenaze merasimlerinde söylenmektedir. Ağıt:

Tüfeğim duvarda asılı kaldı
Yarim sılada küsülü kaldı
Yatağım köşede basılı kaldı
Siz gidin kardaşlar kaldım burada

Elma attım yuvarlandı
Vardı yastığa dayandı
Elma yastığa değince
Sandım ki yarim uyandı.

Kayalar kayalar kanlı kayalar
Kayanın üstünde bizi yuyalar
Ikimizi bir kabire koyalar
Biri kendi biri yari diyolar.

Anlatan: Mustafa Doğan’ın kardeşinin kızı Fadime Yaman. Evli, bir oğlu var. 70 yaşında herhangi bir eğitimi yok. Ev hanımı. Hacılar mahallesindeki evinde ikamet etmektedir.